GEBELİĞİN TIBBEN SONA ERDİRİLMESİ

GEBELİĞİN TIBBEN SONA ERDİRİLMESİ

Av. Deniz Atar

İstanbul Barosu

GEBELİĞİN TIBBEN SONA ERDİRİLMESİ

I. GENEL OLARAK

Çalışmamızda, niteliği itibariyle özellik arzeden gebeliğin sona erdirilmesinde tıbbi müdahale konusu tarihsel gelişimi de dikkate alınarak detaylıca incelenecektir.

Gebelik, döllenme ile doğum arasında geçen süre,[1] teknik anlamda ise, zigot oluşumundan itibaren fetüsün doğuma kadarki zaman aralığını içeren gelişme evresi, gestasyon[2] olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamamızın konusu olan gebeliğin tıbben sonlandırılması yani diğer bir ifadeyle düşük ise, Dünya Sağlık Örgütü'nce fetusun uterus dışında yaşama yeteneği (viable) kazanmadan, herhangi bir nedenle gebeliğin sonlanması anlamına gelmekte olup, kendiliğinden (spontaneous abortion) ve isteyerek (induced abortion) düşük olmak üzere ikiye ayrılır. Teknik deyimle abortus, küreteaj, halk arasında kullanışı ile düşük ya da kürtaj olgusu, tıbbi, dini, ahlaki, sosyolojik, ekonomik ve üreme sağlığı boyutu ile yüzyıllardır temel tartışma alanlarından biri olmuştur. Gebeliğe son verilmesi eyleminin yasak olması ve/veya serbestlik halinde hangi şart ve ne şekilde yapılacağına ilişkin hususlar, yukarıda değinilen tartışma konuları da göz önünde bulundurularak, ülkelerin benimsediği sisteme göre Kanunlarda farklı şekilde düzenlenmiştir.

Türk hukukunda, 1982 anaysası 41. Maddesiyle ailenin korunması esasını,

"Aile Türk toplumunun emelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.

Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlaması öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar." şeklinde düzenlenmiştir[3].

Türk hukukunda yürürlükte olan mevzuat çerçevesinde gebeliğin sona erdirilmesine ilişkin eyleminin hangi şartlar ve ne şekilde yapılacağı, 24.05.1983 tarihli ve 2827 sayılı "Nüfus Planlaması hakkında Kanun"[4] (diğer bölümlerde kısaca NPK olarak adlandırılacaktır.) ve bu Kanuna dayalı olarak hazırlanan 14.11.1983 tarih ve 83/7395 numaralı "Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük[5] (diğer bölümlerde Tüzük olarak adlandırılacaktır.)" ve "Nüfus Planlaması Hizmetlerini Yürütme Yönetmeliği"[6] (diğer bölümlerde Yönetmelik olarak adlandırılacaktır.) hükümleriyle düzenlenmiştir.

II. TARİHSEL GELİŞİM

Türk Hukukunda gebeliğin sona erdirilmesine ilişkin kuralları belirleyen düzenlemeleri üç döneme ayırarak incelemek mümkündür. Bunlar; yasak evre, geçiş evresi ve serbesti evresi olarak adlandırılabilir.

1. Yasak Evresi;

Türkiye'de 1965 yılına kadar izlenen nüfusu artırıcı politikaların sonucu olarak doğurganlığın artarak 1950'li yıllarda %3'e varan nüfus artış hızına neden olduğu, yüksek riskli gebelikler, istenmeyen gebeliklerin, güvenli olmayan düşüğe bağlı anne ölümlerinin arttığı bilinmektedir. Bu dönemde yılda yaklaşık 500 bin düşük olduğu, bebek ölümlerinin bin canlı doğumda 165, anne ölüm hızının -önemli bir bölümü güvenli olmayan düşüğe bağlı- yüz bin canlı doğumda 280 olduğu saptanmıştır[7].

Cumhuriyetin kuruluşundan 1965 yılında Nüfus Planlaması Hakkında Kanun çıkarılıncaya kadar geçen dönemde, gebeliğin sonlandırılması her ne nedenle ve biçimle başvuruluyor olursa olsun kesinlikle yasaklanmıştır[8]. Söz konusu yasak, 1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanunu[9] ile 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'ndan açıkça anlaşılmaktadır. 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda "Kasten Çocuk Düşürmek ve Düşürtmek Cürümleri" bölümünde, hayat ve vücut bütünlüğü hakkı gerekçe gösterilerek ilaç ve alet kullanılarak çocuk düşürme eylemi mutlak olarak yasaklanmıştır. 1936 yılında Kanundaki bu bölümün ismi,  çocuk düşürmenin önüne geçmek ve nesli korumak amacı gerekçe gösterilerek "Irkın Tümlüğü ve Sağlığı Aleyhine Cürümler" biçiminde değiştirilmiştir. Bu değişiklik ile, çocuk düşürmek ve düşürtmek suçlarının cezası ağırlaştırılmıştır. Bu değişiklik, gebeliğe son verilmesi işleminin hiçbir hal ve şartta kabul edilemez nitelikte olduğunu göstermektedir.

1930 tarihli temel koruyucu hekimlik Kanunu olan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu[10], gebeliğin sona erdirilmesi konusunda yasaklar içeren bir kanun olması bakımından önemlidir.

Gebeliğin sona erdirilmesi işleminin mutlak olarak yasaklanması bir yana, nüfusun artması amacıyla çeşitli politikalar geliştirilmiş, bu kapsamda memurların çocuk sahibi olması için memurlara bazı ayrıcalıklar tanınmıştır. Örneğin; 18.03.1926 tarih ve 788 sayılı Memurin Kanunu m.88 ile, belli sürelerle görev yapmış olan memurların çocuklarının ilkinden ücretin yarısı, diğer çocuklarından ise üçte biri alınarak yatılı okullara kabul edilecekleri, on yıl hizmet etmiş bir memurun ise bir çocuğunun parasız, diğer çocuklarının yarı ücretle yatılı okullara kabul edileceği kararlaştırılarak memurların çocuk sahibi olmaları teşvik edilmiştir.

Bununla birlikte, Yol Vergisi, Gelir Vergisi, Gizli Nüfusların Yazımı, Evlilik Dışı Doğan Çocukların Kayıt ve Tescili, Yurtdışından Gelecek Nüfusun Kaydı gibi kanunlar incelendiğinde, gebeliğe son verilmesi işleminin mutlak yasak olduğu ve nüfus artışına teşvik eden hükümlere yer verildiği net bir biçimde görülmektedir.

 M. Kemal Atatürk; Efendiler, Nüfus sorunu bir ülkenin en önemli hayati sorunlarındandır. İdari, askeri, mali ve ekonomik sorunlarda ülke nüfusunun gerçek sayısını bilmek ne kadar gerekli ise her yıl yapılacak istatiskler ile nüfusun artma veya azalma oranı anlaşılmadan, artma nedeninin devamı ve azalma nedeninin ortadan kaldırılması için önlem alınmasının mümkün olmayacağı ortadadır.Bunun için yeniden nüfus sayımı yapılmasına çok acele ve kaçınılmaz bir gereklilik vardır. Sonsuz felaketler ve uğraşılar nedeniyle şimdiye kadar milli hükümetin ilgilenemediği nüfus sorununun yeni yıl içinde önemle göz önünde tutulması ve genel bir nüfus sayımı hakkında bakanlıkça hazırlanacak tasarının bir an önce Meclise sunulmasını ve kanunlaşmasını dilerim.[11]" ifadeleriyle, nüfus azalmasının engellenmesi maksadıyla kanuni düzenlemeler yapılması gerekliliğine işaret etmiştir. Ayrıca,  dönemin tek partisi olan CHP'nin görüşlerini yansıtan bir Mecmuada[12] yayınlanan "Cumhuriyet, Sağlık, Bakım ve Yardım İşleri" başlıklı makalede, Cumhuriyet dönemindeki sağlık politikasının "doğumları çoğaltmak ve ölümleri azaltmak" olduğu ifade edilmiştir. Aynı yayında, "Çocuk Düşürme" konulu bir makalede, çocuk düşürme konusundaki islami uygulama, Osmanlı hukukunun ilkeleri, İtalyan ve Türk ceza hukukundaki düzenlemeler incelenerek hiçbir sebep yokken çocuk aldırmanın topluma karşı işlenmiş bir suç olacağı ileri sürülmüştür[13].

Tüm bu Kanuni düzenlemeler ve politikalar, 1923-1965 dönemi arasında gebeliğin sonlandırılması mutlak olarak yasaklandığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

2. Geçiş Evresi

1965 yılına kadar gebeliğe son verilmesi mümkün değilken, 1983 tarihli 2827 sayılı NPK'nun yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kaldırılan 557 sayılı NPK hükümlerine göre[14], sadece tıbbi zorunluluk hallerinde gebeliğin sonlandırılması mümkün hale getirilmiştir. 1965 yılında kabul edilen 557 sayılı NPK ile nüfusu artırıcı politikalar terk edilmiş olup, buna paralel olarak gebeliği önleyici alet ve ilaçların ithali, dağıtımı ve kullanımı da yasak olmaktan çıkartılmıştır. Daha önce doğum kontrolü hakkında eğitim ve propoganda gibi yasak olan faaliyetler serbestleştirilmiştir, Devlet bu yönde kamuoyunu eğitmek için faaliyetlere başladığını ilan etmiştir. Bu kapsamda, IUD (rahim içi araç) uygulamasına ve ağızdan alınan kontraseptiflerin reçeteyle satılmasına izin vermiştir. O zamandan beri 215 aile planlaması kliniği açılmış, 3 mobil (gezici) köy ekibi kurulmuş, 425 doğum ve kadın hastalıkları uzmanıyla pratisyen hekim aile planlaması kurslarına devam etmiştir.[15] Bu yasayla tıbbi zorunluluklar halinde gebeliğin sonlandırılmasına izin verilmiş ve gebeliğin mutlak yasak olduğu 1965 dönemi öncesinde verilen maddi desteklerin kaldırılması kararlaştırılmıştır. Fakat bu dönemde, tıbbi zorunluluklar dışında gebeliğe son verilmesinin mümkün olmaması sebebiyle, önceki dönemde yaşanan gizli düşüklerin devam ettiğini söylemek mümkündür. Netice olarak, bu dönemde gebeliğe son verilmesi işlemine sadece tıbbi zorunluluktan kaynaklanması halinde başvurulabileceği düzenlemesi ile yasağın yumuşatılarak devam ettirildiğini söylemek mümkündür.

3. Serbesti Evresi

2827 sayılı NPK ile, belirli haller haller dışında isteğe bağlı gebeliğe son verilmesi sistemi kabul edilmiş ve gebeliğin isteyerek sonlandırılması Türk Hukuku'nda yasal dayanağa kavuşmuştur. Türk Hukukunda, gebeliğe son verilmesinin yasak olduğu dönemden isteğe bağlı gebeliğe son verilmesi dönemine geçilmesiyle, Türkiye'de özgürlük ve kadın hakları alanında pozitif gelişmeler yaşandığını söylemek mümkündür.

"Nüfus Planlaması Hizmetlerini Yürütme Yönetmeliği" ile onuncu haftaya kadar olan gebeliklerde kürtaj yasağı ortadan kaldırılmış, NPK m.6 ve Tüzük m.13'e göre, gebeliğin sonlandırılması, reşit olan gebe kadının iznine, küçüklerde küçüğün rızası ile velinin iznine, vesayet altında bulunup da reşit veya mümeyyiz olmayan kişilerde reşit olmayan kişinin ve vasinin rızası ile birlikte sulh hâkiminin izin vermesine bağlı olduğu belirlenmiştir. Kadının evli olması halinde ise gebeliğin sona erdirilmesi için kadının rızasına ek olarak eşin onayının gerektiği belirtilmiştir. Bazı durumlarda ise, gebeliğe son verilmesi için izin şartı aranmayacağı belirtilmiş ve bu istisnai haller Tüzük'ün 14. maddesinde açık bir şekilde belirtilmiştir.[16] Ayrıca, Tüzük'ün 15. maddesine göre, eşin ya da vasinin rahim tahliyesi başvurusuna gelmediği durumda rahim tahliyesine başvuracak olan gebenin, imzanın sahibine ait olduğunun hukuki sorumluluğunu kabul ettiğine dair bir belgeyi imzalamak kaydıyla eşin ya da vasinin izin verdiklerine ilişkin yazılı ve imzalı belgeyi getirmesi yeterli bulunmuştur.

Yukarıda (1-c'de) belirtilen başlık her ne kadar serbesti dönemi olarak adlandırılsa da, gebeliğin sona erdirilmesinde tam anlamıyla bir serbestliğin sözkonusu olmadığını, yasa hükümlerinin daha özgürlükçü bir bakış açısı ile yeniden kaleme alınması gerektiğini belirtmekte fayda vardır.

III. YÜRÜRLÜKTE OLAN MEVZUAT ÇERÇEVESİNDE GEBELİĞİN TIBBEN SONA ERDİRİLMESİ İŞLEMİ

Bu başlıkta, yukarıda kısaca değinilen ve serbesti dönemi olarak adlandırılan ve halen yürürlükte olan mevzuat ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Çalışmamızda, 2827 sayılı NPK ve bu Kanuna dayanılarak çıkarılan Tüzük ve Yönetmelik hükümlerinin inceleneceğini belirtmekle birlikte, başkaca kanunlarda da gebeliğin sona erdirilmesi eylemine ilişkin hususlara yer verildiğini belirtmek isterim.

1. 2827 Sayılı NPK

2827 sayılı NPK'nın amacı, m.1'de belirtildiği üzere, nüfus planlaması esaslarını, gebeliğin sona erdirilmesini ve sterilizasyon ameliyelerini, acil müdahale halleri ile gebeliği önleyici ilaç ve araçların temin, imal ve saptanmasına ilişkin hususları düzenlemektir. Gebeliğe son verilmesine ilişkin hususların NPK'da düzenlenmiş olması, Nüfus planlaması ile gebeliğe son verilmesi işlemi arasında sıkı bir bağ olduğunu göstermektedir.

 NPK m.5 hükmünde, gebeliğin sona erdirilmesi diğer bir ifadeyle rahmin tahliyesi,  kural olarak gebeliğin onuncu haftasına kadar yaptırılabilir. Fakat, annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olduğu durumlarda on haftalık yasal süre dolmamış olsa bile gebeliğin sona erdirilmesi işlemine başvurulamaz. Bununla birlikte, on haftalık yasal süre geçmiş olsa dahi bazı hallerde gebeliğin sona erdirilmesine başvurulabileceği aynı Kanunun 5. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir.[17] Aynı maddenin 3. fıkrasında,  derhal müdahale edilmediği takdirde annenin hayatını veya hayati bir organını tehdit edebilecek acil bir durum tespit edilirse, yetkili hekim tarafından gerekli müdahale yapılarak gebeliğe son verileceği belirtilmiştir. Fakat, mümkün olduğunca gebeliğe son verilmesinden önce mümkün olmadığı takdirde ise gebeliğe son verilmesinden sonra belirli şekli prosedürlerin yetkili hekim tarafından yerine getirilmesi gerekmektedir.[18]

Kanunun 5. maddesinin 4. fıkrasında, acil hallerin nelerden ibaret olduğu ve istenilecek izin belgesiyle ilgili şekil şartları, gebeliğin sona erdirileceği yerler ve denetim ve gözetim ile ilgili hususların Tüzük'le düzenleneceği belirtilmiştir.

Nitekim, 2827 sayılı NPK m.6'da gebeliğin sona erdirilmesinde iznin kimler tarafında ve ne şekilde verileceği hüküm altına alınmıştır.[19]

2. Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük

2827 sayılı NPK m.5/3 hükmüne dayanılarak hazırlanan Tüzüğün amacı, rahim tahliyesinde acil müdahale hallerinin nelerden ibaret olduğunu ve yapılacak ihbarların şekil ve mahiyetini, rahim tahliyesini ve sterilizasyonu kabul edenlerden istenecek izin belgesinin şeklini ve doldurulma esaslarını, rahim tahliyesi ve sterilizasyonun yapılacağı yerleri, bu yerlerde bulunması gereken sağlık koşulları ve diğer koşullarla buraların denetim ve gözetim esaslarını belirlemektir.

Tüzükte, Kanunun belirlediği genel kurallar tekrar edilerek, m.3'te; gebeliğe son verilmesi işlemini gerçekleştirecek yetkili hekimin kimler olduğu[20], m.4'te, gebeliğe son verme işleminin  yapılacağı yerler ve bu yerlerde bulunması gereken koşullar[21], m.5'te on haftayı geçen gebeliklerde gebeliğin sona erdirilmesi işleminin hangi nedenler ve şartlarda yapılabileceği[22], m.6'da on haftayı geçen gebeliklerde gebeliğe son verilmesi işleminin hangi yer ve koşullarda yapılacağı[23], m.7'de acil hallerde gebeliğe son verilebileceği, m.8'de[24] acil hallerin neler olduğu ve nihayet m.9'da acil hallerde gebeliğe son verilmesi işleminin nerede yapılacağı ve bildirimin ne şekilde yapılacağı belirtilmiştir.

IV. GEBELİĞİN SONA ERDİRİLMESİNDE TIBBİ MÜDAHALENİN HUKUKA UYGUNLUK KOŞULLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Gebeliğin sona erdirilmesi, ana rahminde bulunan ceninin tıbbi müdahale ile alınarak gebeliğin oradan kaldırılmasıdır[25].

Çalışmamızın bu bölümündegebeliğe son verilmesine karar verilmişse uygulanacak olan tıbbi müdahalenin hangi hal ve şartlarda hukuka uygun sayılacağı konusu ele alınacak, ve öncelikle tıbbi müdahale kavramını, tıbbi müdahalenin şartları ve gebeliğin sona erdirilmesi işleminde hangi yol ve yöntemlerin izlenmesi gerektiği ayrıntıları ile açıklanacaktır.

1. Tıbbi Müdahale Kavramı

Tıbbi müdahale, kişilerin ruh ve beden sağlığına yönelik herhangi bir noksanlığı veya hastalığı teşhis, tedavi etmek; tedavinin mümkün olmadığı hallerde hastalığı hafifletmek, , ilerlemesini ve kötüye gitmesini önlemek, acıları dindirmek, ortaya çıkmamış ama çıkması muhtemel hastalıkları önlemek ya da yasadan kaynaklı olarak nüfus planlaması amacıyla yapılan, kanunun yetkilendirdiği kimselerce tıp biliminin öngördüğü genel kural ve esaslar uyarınca gerçekleştirilen her türlü faaliyettir.[26] "Canlı doğasının olağan akışına tıp bilimi çerçevesinde karışma" olarak da tanımlayabileceğimiz "tıbbi müdahale", basit bir enjeksiyondan en karmaşık ameliyata kadar sıralanabilen her türlü tıbbi uygulamayı kapsar.[27]

2. Tıbbi Müdahalenin Şartları

Tıbbi müdahale hukuka aykırı olursa, cezai ya da hukuki sorumluluk gündeme geleceğinden, öncelikle tıbbi müdahalenin unsurlarına değinmek gerekir. Tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi için, dört temel şartın bir arada bulunması gerekmektedir. Bu şartlar;

A.  Tıbbi Müdahalenin Kanunun Yetkili Kıldığı Kişilerce Yapılması

Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olabilmesi için, tıp mesleğini icra etmeye kanunen yetkili kişiler tarafından gerçekleştirilmesi gerekir. Sadece hekim veya diğer sağlık mesleği mensubu olmak, bu kişilere her tür tıbbi müdahalede bulunma yetkisini vermez. Bazı tıbbı müdahaleler sadece hekimler, bazılarını ise röntgen teknisyeni, hemşire gibi sağlık mesleği mensupları tarafından yapılabilir. Tıbbi müdahale yapmaya yetkili kişiler, tıbbi müdahalenin türüne göre değişmektedir.

Tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi için, öncelikle tıbbi müdahaleyi uygulayan kişinin tıbbi müdahaleyi yapmaya yetkili bir kişi olması gerekmektedir. Tıbbi müdahale, yetkili olmayan bir kişi tarafından yapılırsa sözkonusu eylemden doğan cezai sorumluluk kasten işlenen suçlar kapsamında değerlendirilir. Bu noktada, kişinin vücut bütünlüğünü veya hayatını kurtarmaya yönelik yapılan acil müdahalelerde, tıbbi müdahale hatalarından söz edilemez; zira yardım yükümlülüğü kapsamında acil durumu olan kişilere müdahale edilmesi gerektiği Kanunda belirtilmiştir. Kişinin, yardım yükümlülüğünün yerine getirilmemesi halinde TCK m.98 kapsamında cezalandırılması gündeme gelebilir. Örneğin; Pazar günü ailesiyle pikniğe giden bir doktor yolda seyir halindeyken yaralamalı bir trafik kazasını görür, yaralanan kişiye müdahale etmezse TCK m.98 kapsamında cezalandırılır.

On haftayı geçmeyen gebeliğin sona erdirilmesi tıbbi müdahalesini uygulamaya yetkili kişiler Tüzüğün 3. maddesinde, kadın hastalıkları ve doğum uzmanları olarak belirtilmiştir. Ayrıca, aynı maddenin 3. fıkrasında, Sağlık Bakanlığı tarafından açılan eğitim merkezlerinde eğitim alarak yeterlilik belgesi almış olan hekimlerin de, kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının denetimi ve gözetimi altında yalnızca menstrüel regülasyon[28] yöntemiyle yapılacak olan gebeliğin sona erdirilmesi işlemini yapabileceği belirtilmiştir. Fakat acil hallerde yapılacak gebeliğin sonlandırılması işlemi Tüzüğün 7. maddesi uyarınca yalnızca kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarınca yapılabilir.

Yukarıda sayılan kişiler dışında hiçbir hekim, gebeliğin sonlandırılması işlemini yapamaz. Eğer, yetkisinin dışına çıkarak gebeliğin sonlandırılması işlemini yaparsa, somut olayın özelliklerine göre kast ve/veya bilinçli taksirle yaralama/ölüm suçlarından cezalandırılması gündeme gelir.

Gebelik süresi on haftayı geçmiş olan kadınlarda Tüzüğün ekli-2 sayılı listesinde[29] sayılan hastalıklardan herhangi birisi varsa, kadın hastalıkları ve doğum uzmanları gebeliğin sonlandırılması işlemini tek başına yapmaya yetkili değildir. Ancak, bu hastalığın ilişkin olduğu uzmanlık dalından bir hekim ile birlikte hazırlayacakları, kesin klinik ve laboratuvar bulgulara dayanan gerekçeli raporlarla saptanırsa gebeliğin sona erdirilmesi işlemini yapabilecektir.

B. Tıp Biliminin Verilerine Göre Gerekli ve Bu Verilere Uygun Tıbbi Müdahale

Tıbbi müdahaleyi uygulayacak olan hekim, tıp biliminin verilerine göre gerekli ve bu verilere uygun tıbbi müdahale yapmakla yükümlüdür. Tıbbi müdahalenin tıp biliminin verilerine göre zorunlu olması gerektiğine ilişkin husus ,Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m.13'te;

".Tababet prensip ve kaidelerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yasaktır."

Hasta Hakları yönetmeliği m.12'de;

"Teşhis, tedavi veya korunma maksadı olmaksızın, ölüme veya hayati tehlikeye yol açabilecek veya vücut bütünlüğünü ihlal edebilecek veya akli veya bedeni mukavameti azaltabilecek hiçbir şey yapılamaz ve talep de edilemez" ifadeleriyle hüküm altına alınmıştır.,

Ayıca, 1982 tarihli T.C. Anasayası m. 17'de; "Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz."ifadeleriyle, tıbbi müdahalenin zorunlu olmasına değinilmiştir.

İlk on haftayı geçmeyen gebeliklerde gebeliğin sona erdirilmesinde herhangi bir yasak olmamasına karşın, ilk on haftayı geçen gebeliklerde; gebeliğin tıbben sona erdirilmesinde tıp biliminin verilerine göre zorunlu tıbbi müdahaleler, kadının hayatını ya da hayati organlarından birini tehdit eden acil durumlar[30] ve TCK m.99/6[31] hükmünde belirtilen hallerle sınırlıdır.

Hekim, tıbbi müdahalesini tıp bilimi ve uygulanmasının gerektirdiği şekilde ve özenle gerçekleştirilmesi gerekir[32].

 Hekim, hangi tıbbi müdahale için hangi yöntemi uygulayacağını güncel tıbbi müdahale yöntemlerini takip etmeli, hastaya zarar vermeden tıbbi müdahaleyi gerçekleştirmelidir. Zarar kaçınılmaz ise, mümkün olduğu kadar az zarar verme yöntemini seçmelidir. Bu kapsamda, güncel tıbbi uygulama yöntemlerini takip etmeli, tıp bilimince kabul edilmiş yöntemleri kullanmalıdır. Hekim açısından temel olan, yerleşmiş ve gerçekliği kabul edilmiş kuralları bilmesidir[33].

C. Kanunen Öngörülmüş Amaca Uygun Tıbbi Müdahale

Kişinin vücut bütünlüğüne müdahale teşkil eden fakat hakkın icrası kapsamında değerlendirildiği için cezai yaptırıma tabi tutulamayan tıbbi müdahaleler; Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m. 13/3'de, teşhis veya tedavi, 2827 Sy. NPK m.2/1'de nüfus planlaması şeklinde belirtilmiştir.

Gerçekten de tıbbi müdahale, teşhis, tedavi, hastalıktan korunmak, hastalığı hafifletmek veya acıyı dindirmek ya da nüfus planlaması amacıyla yapılabilir.

Görülmektedir ki, çalışma konumuz olan gebeliğin sona erdirilmesi de, 2827 Sy. NPK m.2/1 uyarınca bir tıbbi müdahale çeşidi olarak karşımıza çıkmaktadır.

D. Aydınlatılmış Hastanın Rızası

1982 Anayasası'nda, "Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz" ifadelerine yer verilerek, her türlü tıbbi müdahalede kişinin rızasının alınması anayasal güvence kapsamına alınmıştır.

1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı icrasına Dair Kanun m.70'e göre, "Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar."

Ayrıca, Medeni Kanun m.23 ve m.24'de de tıbbi müdahalelerde rızadan bahsedilmektedir.

Bununla birlikte, Uluslar arası Mevzuata bakıldığında, tıbbi müdahalelerde hastanın rızasının aranması gerektiği hususuna ilişkin düzenlemelere Lizbon Bildirgesi m.3, Amsterdam Bildirgesi m.3, Avrupa Birliği temel Hakları Şartı m.3'de  yer verilmiştir.

Gebeliğin sona erdirilmesi ilgilinin rızası ile yapılabilecek[34] tıbbi müdahaledir. Rıza gösterene karşı haksızlık söz konusu olmaz. Bu kural, hem etik hem de hukuk açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır[35].

Gebeliğin sona erdirilmesine ilişkin tıbbi müdahalelerde izin; derhal müdahale edilmesi gereken acil hallerde hekim ve uzman raporu doğrultusunda yapılabilecektir. Diğer bir ifadeyle, rıza gösterilmesine gerek durulmamıştır. Gebeliğin ilk on haftasında ise 2827 Sy. NPK m.6 gereğince, gebe kadının iznine, küçüklerde küçüğün rızası ile velinin iznine, vesayet altında bulunup da reşit veya mümeyyiz olmayan kişilerde reşit olmayan kişinin ve vasinin rızası ile birlikte sulh hakiminin izin vermesine bağlıdır. Ayrıca, NPK m. 6/1 gereğince, akıl hastası gebe kadının izni aranmaz. Evli kadınlarda ise, NPK m.6/2 gereği, eşinin rızası da gereklidir.

V. GEBELİĞE SON VERİLMESİ İŞLEMİNİN CEZAİ YÖNÜ

Gebeliğin sona erdirilmesi işleminin hukuki boyutunu inceleyecek olursak, öncelikle Türk Medeni Kanunu'nun ["TMK"] Kişiliğin Başlangıcı ve Sonu başlıklı 28. Maddenin incelenmesinde fayda görülmektedir.

TMK madde 28:

"Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer.

Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder."

bahsiyle kişilik doğumla başlar. Buna paralel olarak ceza hukuku bağlamında da ceninin hayatının sona erdirilmesi meselesinin hangi suç kapsamında olacağı hususunda TMK m. 28 çıkış noktamız olacaktır.

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin[36] 2008 yılında vermiş olduğu kararda, ceninin dış etkiler veya kürtaj sebebiyle hayatının sona erdirilmesinin Türk Ceza Kanunu' nun 81. maddesinde[37] düzenlenen kasten öldürme suçunun kapsamında olamayacağı yönündedir. Kararın gerekçesine göre kişilik çocuğun sağ olarak doğması ile başlıyorsa, hayat hakkı da sağ olarak doğma anından itibaren başlamaktadır. Bu sebepledir ki, kişi ancak sağ doğmak şartıyla ceza hukuku anlamında kasten öldürme suçunun mağduru olabilmektedir. TCK'da "Çocuk Düşürtme, Düşürme veya Kısırlaştırma" başlığı altında ana karnındaki ceninin hayatına son verilmesi konusu ayrıca bir bölüm halinde düzenlenmiştir.

1. ÇOCUK DÜŞÜRTME SUÇU

A. Genel Olarak

TCK m. 99'da düzenlenen "Çocuk Düşürtme Suçu"[38] nun oluşabilmesi için ön şart gerçek bir gebeliğin varlığıdır[39]. Kanun koyucu, annenin rızası olsa dahi ceninin düşürülmesi açısından kural olarak 10 haftalık bir süre öngörmüştür. Ancak, tıbbi gerekliliğin bulunması halinde 10 haftasını doldurmuş ceninin düşürülmesi hukuka uygunluk sebebi olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte kadının mağdur olduğu bir suçtan dolayı gebeliğin ortaya çıktığı hallerde ise Kanun koyucu bu süreyi 20 haftaya çıkarmıştır. Bu duruma örnek olarak tecavüz suçlarını gösterebiliriz.

B. Korunan Hukuksal Yarar

Çocuk düşürtme suçunda korunan hukuksal yarar; suçun kişilere karşı işlenen suçlar kısmında düzenlenmesinden de anlaşılacağı üzere, korunan yarar ilk planda insan hayatıdır. Cenin, ananın vücudunda bulunup serbestçe çıkarılabilecek bir organ değildir, yaşama ümidi taşıyan varlıktır[40]. Burada hayatta olan bir insanın korunmasını öngören normlarda öngörülen ceza ile çocuk düşürme ve düşürtme suçları için öngörülen ceza arasında fark olmasının nedeni, ceninin daha az değerde görülmesi değil, objektif yararlar çatışmasıdır. Bir kere, cenin ve anne bir bütün olarak görülebilir. İkinci olarak annenin yararlarının çatışması ile ceninin yararlarının çatışması durumu söz konusu olabilir. Dolayısıyla burada yapılan ayırım, doğmuş ve yaşamakta olan hamile kadın ile henüz doğmamış bulunan cenin arasında yapılmaktadır. Çocuğun alınması için devamlı olarak annenin rızasının şart koşulması kaydıyla da, hamile kadının karar verme özgürlüğünü koruma altına alınmadır ve bu suretle bu suç tipiyle korunmak istenin yararın kadının anne olmak hakkı olduğu da savunulmaktadır.

Burada önemli olan husus erkeğin istemli düşük kararını onaylamadığı ama kadının istediği hallerde ne olacak sorusudur.

Kadın akti bozmadığı sürece düşüğe izin verilmez. Benzer mantıkla, kadın bu onayı almadan düşük yaparsa, erkek tarafından akti bozulmuş sayılabilir. Aynı nedenle, taraflardan birinin diğerinin haberi ve onayı olmasızın doğum kontrol yöntemi uygulaması da aktin feshine yol açan bir neden olmalıdır.

Tam tersini düşünecek olursak, erkeğin rızası hiçbir şekilde aranmamasına hukuksal düzenlemeler, AİHS'nin 8. Madde kapsamında, özel hayatın korunması ve saygı gösterilmesi hakkına aykırıdır.

Özel hayat, bireyin fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü kapsar ve korunma amacı bireyin diğer insanlarla olan ilişkilerinde, kişiliğini geliştirebilmesini sağlamaktadır. Baba adayının cenin halinde dahi olsa kişilik sahibi olması muhtemel olan bir varlık ile psikolojik bütünlüğü içerisinde bir bağ kurması ve böylelikle kişilini geliştirmek istemesi özel hayatın temel görüntüsüdür ve korumaya değerdir.

C. Fail

Suçun faili, ancak cenini taşıyan kadın dışında herhangi bir kimse olabilir[41]. Cenini taşıyan annenin cenini düşürmesi ayrıca TCK m.100 kapsamında suç sayıldığından anne bu suçun faili olamaz.

D. Maddi Unsur

Suçun maddi unsurunu oluşturan hareket, anne karnında bulunan ceninin düşürülmesidir.

Kanunumuz her ne kadar çocuk (çocuk düşürtme) kavramını kullansa da, esasen Türk Ceza Kanunu açısından çocuk denilince, "henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi" anlaşılır. (TCK m.6/1-b) Ancak istisnaen bu suç bakımından TCK m.6 hükmünün göz ardı edilmesi gerekmektedir. Burada söz konusu olan cenin, yani döllenmeden doğuma kadar geçen sürede ana rahminde bulunan varlıktır.

Ceninin hangi andan itibaren insan olarak kabul edileceği ve dolayısıyla hangi andan itibaren artık çocuk düşürtme suçunun değil, insan öldürme suçunun konusu olabileceği hususu önem arz etmektedir. Bu konu bir yandan çocuk düşürtme suçu ile insan öldürme suçunu birbirinden ayırmak bakımından fonksiyon görecekken; belki de daha da önemli husus, tıp hukuku açısından, embriyo üzerinde gerek sağlığına zarar verecek nitelikte ve gerekse yaşamını sonlandıracak nitelikte sonuçlar doğuracak olan ve hekim tarafından yapılan taksirli eylemlerin, çocuk düşürme suçunu oluşturmayacağıdır. Çocuk düşürtme suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Bu nedenle, hekimin taksirli eylemleri sonucunda çocuğun henüz insan niteliği almadan yaşamının sonlanması durumunda çocuk düşürtme suçu söz konusu olmayacaktır. Belirtilmelidir ki, hekimin taksirli eylemi neticesinde çocuğun düşmesi veya çocuğun erken doğması söz konusu olduğunda TCK m.89[42] uygulanabilecektir. Dolayısıyla, kasten işlenebilmesi dolayısıyla çocuk düşürtme suçunun hekim tarafından taksirle işlenmesi mümkün değilse de, taksirle yaralama neticesinde çocuğun düşmesi halinde de hekim cezalandırılabilecektir.

5. Manevi Unsur

Suçun manevi unsurunu genel kast oluşturmakla birlikte, suç olası kastla da işlenebilir.

6. Hukuka Aykırılık Unsuru

Hukuka aykırılık unsurunda üzerinde durulması gereken en önemli nokta "zorunluluk hali"dir. 2827 Sayılı NPK m.5 uyarınca, gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği takdirde tahliye edilir. Madde metninden de yola çıkılırak, annenin yaşamının tehlikede olması durumunda herhangi bir süre kısıtlaması olmaksızın ceninin alınabileceğinden bahsetmek mümkündür. Çocuk ile onu takip edecek nesiller açısından ağır malüliyet (Özürlülük Endikasyonu) dur. Nüfus Planlaması Hakkında Kanun gebeliğin doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde gebeliğin sona erdirilmesi hukuka uygun kılmıştır. Ülkemizde, bu hükme dayanılarak, on haftalıktan fazla gebeliklerde dahi özürlü çocuklar alınmaktadır. Buradaki sorun maluliyetin ne zaman ağır sayılacağı ve bunun kimin belirleyeceğidir. Öğretide "ağır maluliyet" ten tedavisi ve telafisi mümkün olmayan bir özür anlamak gerektiği fikri savunulmaktadır. Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük'e ek 2 sayılı listede kadının hayatını ya da hayati organlarından birini tehdit eden ya da çocuk için tehlikeli hastalıklar ve durumlar belirtilmiştir. Bu durumda belirtilen hastalıkların veya durumların varlığı halinde hekimin bu konuya ilişkin tespiti ile bu tür bir müdahale yapılabilecektir.

Hukuka uygunluk nedenlerinden olan "Rıza" konusuna değinecek olursak, Tıp hukukunda hekimin tıbbi müdahalesinin hukuka uygun olmasını sağlayan rıza unsurudur.[43] Kanunun izin verdiği konularda ve izin verdiği ölçülerde hasta ile hekim arasında rızaya dayanan bir sözleşmenin varlığını kabul edebiliriz.

1982 Anayasası m.17'de;

".tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbı deneylere tabi tutulamaz" ifadeleriyle, beden bütünlüğünün önemi ve kişinin rızasının önemi belirtilmiştir. 

Diğer hukuka uygunluk durumu ise, isteğe bağlı rahim tahliyesidir. Kanunda belirlenen, gebeliğin başlamasından itibaren onuncu hafta doluncaya kadar kadının gebeliğine son verme hakkı vardır. Gebeliğin sona erdirilmesinde her ne kadar annenin evli olması halinde kocanın da rızasının alınması 2827 sayılı NPK uyarınca şart ise de, Ceza hukuku bakımından eşin rızası önem taşımamaktadır. Süre esaslı isteğe bağlı rahim tahliyesinde hukuka uygunluk sebeplerinin oluşması için önem taşıyan bir hususta annenin sağlığı açısından tıbbi bir sakınca bulunmamasıdır.

7. Suçun Özel Görünüş Şekilleri

a. Teşebbüs

Bu suça teşebbüs mümkündür. Gebeliği sona erdirmeye doğrudan doğruya başlamayı ifade eden hareketin gerçekleştirilmesiyle fail teşebbüs alanına girmiş olur[44].

b. İçtima

Çocuk düşürtme suçu, içtima açısından herhangi bir özellik arzetmez.

c. İştirak

Suçun faili, anne dışında herkes olabilir. İştirakin her hali mümkündür.

8. Nitelikli Haller

a. Fiilin Kadının beden veya Ruh Sağlığı Bakımından bir Zarara Uğramasına Neden Olması

b. Fiilin Kadının Ölümüne Neden Olması

c. Fiilin Yetkili Olmayan Bir Kişi Tarafından İşlenmesi

9. Cezasızlık Nedeni

Suçun cezasızlık sebeplerini inceleyecek olursak, Mevzuatta, kadının mağduru olduğu bir cuç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir." Bu takdirde ne Nüfus Planlaması Kanunu'nda öngörülenler ne de zorunluluk hali şart koşulmaktadır.

10.Yaptırım

Suçun yaptırımına gelince TCK m.99/1'e göre rızası olmadığı halde bir kadının çocuğunu düşürten kişiye 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası verilmektedir.

VI. SONUÇ

"Nüfus ve Kalkınma" ve "Kadın" Konferanslarında; Türkiye'nin de imzaladığı "Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde[45] (CEDAW) aile planlaması ve isteyerek düşük hizmetlerinin sağlık hakkı ve üreme hakları kapsamında sunumunun gerekliliği, toplum kalkınması açısından önemi vurgulanmıştır. Türkiye'nin de imza attığı fakat henüz onaylamadığı Dünya Tabipler Birliği'nin Cenevre Bildirgesi, Aile Planlamasına İlişkin Duyurusu, Kadının Doğum Kontrol Hakkı Konusundaki Bildirgesi, Aile Planlaması ve Kadının Kontrasepsiyon Hakkı Üzerine Raporu da aile planlaması ve düşük hizmetlerine erişim hakkını içeren uluslararası düzeydeki metinler çerçevesinde, din, ahlak ve etik tartışmalarına yer vermeksizin aile planlaması hizmetleri ve isteyerek düşük hizmetlerinin sunulması gerekir.

KAYNAKÇA

  1. Y. ÇAKMUT, Özlem, Tıbbi Müdahaleye Rızanın Ceza Hukuku Açısından İncelenmesi, İstanbul: Legal Yayınevi, 2003
  2. TEZCAN/ERDEM/ÖNOK, Durmuş/Mustafa Ruhan/Murat, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'na Göre Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, Ankara: Seçkin, 2006
  3. ERLÜLE Fulya, Bedensel Bütünlüğün İhlalinde Manevi Tazminat, Ankara: Seçkin, 2011.
  4. HAKERİ Hakan, Tıp Hukuku,  Ankara: Seçkin, 2007
  5. HAKERİ Hakan, Tıp Hukuku, Ankara: Seçkim, 2013
  6. KARAKUZU İlbaşı, Sözlüklü Türk Sağlık Mevzuatı, İstanbul:Yasa 1996
  7. ÖZTÜRKLER Cemal, Hukuk Uygulamasında Tıbbi Sorumluluk, Teşhis, Tedavi ve Tıbbi Müdahaleden Doğan Tazminat Davaları, Ankara: Seçkin 2006
  8. SAVAŞ Halide, Sağlık Çalışanlarının ve Sağlık Kurumlarının Tıbbi Müdahaleden Doğan Sorumlulukları, Ankara: Seçkin 2007
  9. Prof. Dr. Nusret Fişek'in Kitaplaşmamış Yazıları-II Ana-Çocuk Sağlığı, Nüfus Sorunları ve Aile Planlaması Tıpta Yenilikler, Eczacıbaşı İlaç Fabrikası Yayını, 1967
  10. KALECİ/METE/ÜNSAL,/YILDIRIM, 1983 Tarihli "Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük"ün Hazırlanmasındaki Tarihsel Süreç
  11. SAVAŞ Halide, İstanbul Barosu Sağlık Hukuku Merkezi Sağlık Hukuku Makaleleri, İstanbul Barosu Yayın Kurulu 2012
  12. AYAN Mehmet, Tıbbi Müdahalelerden Doğan Hukuki Sorumluluk, Ankara 1991,
  13. AŞÇIOĞLU Çetin, Tıbbi Yardım Ve El Atmalardan Doğan Sorumluluk, Ankara 1993,
  14. ERMAN Barış, Ceza Hukukunda Tıbbi Müdahalelerin Hukuka Uygunluğu, Ankara, 2003
  15. Corpus Web
  16. www.kazanci.com
  17. www.tbmm.gov.tr

 


[1] TDK-Büyük Türkçe Sözlük http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.52af1a1b474724.27100896

[2] Tıp Terimleri Kılavuzu

[3] Y. Çakmut, Özlem Tıbbi Müdahaleye Rızanın Ceza Hukuku Açısından İncelenmesi, Legal, İstanbul S. 132

[4] 27.05.1983 Tarih, 18059 Sayılı RG'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

[5] 18.12.1983 Tarih, 18255 Sayılı RG'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

[6] 09.10.1983 Tarih, 509 Sayılı RG'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

[7] Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları (TNSA)

[8]Kaleci, Mete, Ünsal, Yıldırım 1983 Tarihli "Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük"ün Hazırlanmasındaki Tarihsel Süreç S. 1  http://tip.baskent.edu.tr/egitim/mezuniyetoncesi/calismagrp/ogrsmpzsnm15/15.P14.pdf

[9] 13.11.2005 tarih ve 25642 Sayılı R.G. de yayımlanan 04.11.2004 tarih ve 5252 sayılı kanunun 12. maddesi ile, 1 Haziran 2005 tarihi itibariyle tüm ek değişiklikleriyle birlikte yürürlükten kaldırılmıştır.

[10] 06.05.1930 Tarih, 1489 Sayılı R.G.'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

[11] 01.03.1923 tarihli TBMM 4. Yasama Yılı Konuşması

http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/1d4yy.htm

[12] Ekim 1933 tarihli Ülkü Halkevleri Mecmuası

[13]Kaleci, Mete, Ünsal, Yıldırım a.g.e. S. 4, 5

[14] 557 Sy. NPK m.3 / Gebeliğin ana hayatını tehdidettiği veya edeceği, rüşeymin veya ceninin normal gelişmesini imkânsız kılan veya doğacak çocuk ile onu takibedecek nesiller için ağır maluliyet sebebi teşkil edecek hallerde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığının yetkili kılacağı kurulların objektif arazlara dayanan gerekçeli raporları üzerine rahim tahliye edilebilir.

Derhal müdahale edilmediği takdirde hayatı veya hayati organlardan birisini tehdideden âcil hallerde, durumu tesbit eden yetkili hekim tarafından da gerekli müdahale yapılarak rahim tahliye edilebilir.

Ancak, hekim bu müdahaleyi yapmadan evvel veya mümkün olmadığı ahvalde en geç yirmi dört saat içinde yapılan müdahale ile müdahaleyi icabettiren gerekçeleri illerde Sağlık ve Sosyal Yardım müdürlüklerine, ilçelerde Hükümet tabipliklerine bildirmeye mecburdur.

Müdahale yoluyla rahmin tahliyesiyle ilgili esaslar, hastalıklar, tahliyenin yapılabileceği yer ve kurumlar ile âcil hallerin nelerden ibaret bulunduğu ve yapılacak ihbarın şekil ve mahiyeti Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından çıkarılacak bir tüzükle düzenlenir.

[15] Prof. Dr. Nusret Fişek'in Kitaplaşmamış Yazıları-II Ana-Çocuk Sağlığı, Nüfus Sorunları ve Aile Planlaması Tıpta Yenilikler, Eczacıbaşı İlaç Fabrikası Yayını, 1967

[16] Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük m.14 - Akıl maluliyeti nedeniyle şuur serbestisine sahip olmayan gebe kadın hakkında rahim tahliyesi için kendi rızası aranmaz. Veli ya da sulh mahkemesinden izin alınmasının zamana ihtiyaç gösterdiği ve derhal müdahale edilmemesinin hayatı ve hayati organlardan birini tehdit ettiği acil hallerde izin şartı aranmaz.

[17] 2827 sayılı NPK m.5/2 - Gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği veya edeceği veya doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile tahliye edilir.

[18]2827 sayılı NPK m.5/3 - Derhal müdahale edilmediği takdirde hayatı veya hayati organlardan birisini tehdit eden acil hallerde durumu tespit eden yetkili hekim tarafından gerekli müdahale yapılarak rahim tahliye edilir. Ancak, hekim bu müdahaleyi yapmadan önce veya mümkün olmadığı hallerde müdahaleden itibaren en geç yirmidört saat içinde müdahale yapılan kadının kimliği, yapılan müdahale ile müdahaleyi icabettiren gerekçeleri illerde sağlık ve sosyal yardım müdürlüklerine, ilçelerde hükümet tabipliklerine bildirmeye zorunludur.

[19] 2827 sayılı NPK m.6 -  5 inci maddede belirtilen müdahale, gebe kadının iznine, küçüklerde küçüğün rızası ile velinin iznine, vesayet altında bulunup da reşit veya mümeyyiz olmayan kişilerde reşit olmayan kişinin ve vasinin rızası ile birlikte sulh hakiminin izin vermesine bağlıdır. Ancak akıl maluliyeti nedeni ile şuur serbestisine sahip olmayan gebe kadın hakkında rahim tahliyesi için kendi rızası aranmaz. 4 üncü maddenin ikinci ve 5 inci maddenin birinci fıkralarında belirtilen ve rızaları aranılacak kişiler evli iseler, sterilizasyon veya rahim tahliyesi için eşin de rızası gerekir.

Veli veya sulh mahkemesinden izin alma zamana ihtiyaç gösterdiği ve derhal müdahale edilmediği takdirde hayatı veya hayati organlardan birisini tehdit eden acil hallerde izin şart değildir.

[20] Rahim tahliyesi, kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarınca yapılır.

Ancak, Bakanlıkça açılan eğitim merkezlerinde kurs görerek yeterlik belgesi almış pratisyen hekimler, kadın hastalıkları ve doğum uzmanının denetim ve gözetiminde menstrüel regülasyon yöntemiyle rahim tahliyesi yapabilirler.

[21] On haftayı geçmeyen gebelikte, rahim tahliyesini,

a) Kadın hastalıkları ve doğum uzmanları mesleklerini uyguladıkları yerlerde,

b) Pratisyen hekimler menstrüel regülasyon yöntemiyle resmi tedavi kurumlarında, yaparlar.

Anestezi gerektiren tahliyeler ise, anestezi uygulanabilen resmi tedavi kurumlarıyla özel hastanelerde yapılır.