KADIN, ERKEK VE TÜRKÇE

KADIN, ERKEK VE TÜRKÇE

Av. Bilgehan Özdemir

KADIN, ERKEK VE TÜRKÇE

Milattan sonra 21. yüzyılın onsekizinci senesinde biz hala bir bütün olan insanlığın iki cinsinin eşitliğini anlayamıyor, kavrayamıyor, tartışıyor ve en vahimi hala ayırıyoruz. Bu tartışma üstelik yalnızca bir millete, devlete de ait değil. Bu eşliği, eşitliği sağlayabilmek için hala herhangi bir sonuç doğurmayan normatif düzenlemeler yapmak zorunda kalıyoruz.

 

Yaşam şartlarının, farklı bölgelerde farklı farklı yaşayış tarzları oluşturması sebebiyle, kadın ve erkek arasındaki ilişkiler de her toplumda birbirinden farklı olarak şekillenmiştir. Yaşam şartları ve çevre, milletlerin örf ve adetlerini şekillendirdiği gibi, bu örf ve adetlerin içerisinde olan kadın ve erkek ilişkilerinin çerçevesini de çizmiştir. Tarihsel süreç içerisinde Ortalık Asya?da konargöçer bir hayat tarzı olan Türk Toplumunda kadın ve erkek, mevsim şartlarına göre yer değiştirmeyi gerektiren yaşam şartlarının sonucu olarak işbölümünü de eşit olarak yapmış, toplumsal roller bu sebeple çok farklılaşmamıştır.

 

Ortalık Asya Türk yaşayışında, kadın ve erkek rolleri arasında farklılık olmadığı, yani kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu ve eşit şekilde muamele edildiği hususunda birçok çalışma olmakla birlikte, bu eşitliği ispat bakımından destanları ve eski metinleri incelemenin dahi bizi aynı sonuca götüreceği kanaatindeyiz.

 

Altay Yaratılış Destanına göre Kara Han?ın yeryüzünü yaratmasına sebep olan ilham Ak Ana?yı görmesidir. Oğuz Atanın eşi, kutsal mavi ışıktan gelmiştir. Eski Türk inancına göre Han ve Katun, gök ve yerin evlatlarıdır. Altay Dağlarının en yüksek tepesinin ismi Kadınbaşı?dır.

 

Devlet yönetiminde de kadın ve erkek birbirine yakın hak ve yetkilere sahiptir. Yabancı devlet elçilerinin kabulünde Hanın yanında Hatun da bulunur, tören ve şölenlerde yine Hatun Hanın solunda oturur, siyasi ve idari konularda görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Tanrıkut Mete Han?ın Hatunu imzalamıştır.

 

Yine Orkun Yazıtlarından Bilge Kağan Kitabesinde yer alan ?Üze (üstte) Türk Tengrisi Türk ıduk (kutlu) yiri (yeri) subı (suyu) anca (böyle) itmiş (etmiş). Türk Budun (halkı) yok bolmazun (olmasın) tiyin (diye) budun bolcun (olsun) tiyin kangım (babam) İltiriş Kaganı, ögüm (anam) İl Bilge Katunu Tengri töpüsünden (tepesinden) tutup yügerü (yukarı) kötürmiş (kaldırmış) erinç (oldu)[1].? şeklindeki metinde İletiş Kağan ile İl Bilge Hatun?un isimlerinin birlikte geçmesi, bu kişilerin ikisinin de Tanrı tarafından tepelerinden tutularak kaldırılmaları, Türk Toplumunda 7. yüzyılda da durumun çok farklı olmadığını bize göstermektedir.

 

Günümüz halk edebiyatında da durum farklı değildir. Rahmetli Neşet Ertaş?ın babasına cevaben yazdığı ?Aslı Bozuk Deme? isimli eserinde geçen;

 

?Ulu arıyorsan analar ulu

Sevmişiz gönülden olmuşuz kulu

Analar insandır biz insanoğlu?

 

Mısraları, tarihten kopmayan sözlü geleneğin sonucu olarak kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından önemlidir. Türk kültüründe kadın ve erkek birbirinden farklı statülerde olmayan, eşit bir görünüm çizmektedir.

 

Bu durum, yaşayış tarzının ve etkileşimin sonucu olarak oluşan ve gelişen Türk Dilini de bu şekilde gelişmesine sebebiyet vermiştir. Diller, toplumların yaşayışlarının ve toplumlararası etkileşimlerin sonucu olarak oluşur ve şekillenir. Günlük ihtiyaçlar, dilin de şekillenmesine ve gelişmesine yol açar. Yeni karşılaşılan her durum, her fiil, her nesne dilde kendine bir yer bulmak zorundadır. Bu yer bulma, dilin zenginliğine ve toplumun diğer toplumlardan etkilenmesine göre yeni kelime oluşturulması ya da başkaca dillerden bu kelimelerin alınması şeklinde olabilir. Ancak dili oluşturan ve zenginleştiren şey, gündelik ya da toplumsal ihtiyaçlardır.

 

Bugün dünya dillerine genel olarak baktığımızda aynı nesneyi kadın ve erkeğin kullanmasına göre farklı şekiller aldığını, kadına ve erkeğe hitap ederken farklı kelime ve kalıplar kullanıldığını, kelimelerin eril ve dişil ayrımlara tabi tutulduğunu görmekteyiz. Örneğin Fransızca?da ikili bir cinsiyet ayrımı bulunmaktadır. Eril kabul edilen sözcükler ?le?, dişil kabul edilen sözcükler ise ?la? tanımlığı ile kullanılmaktadır. Aynı anlama gelen sözcükler, kullanım durumuna göre eril ve dişil ayrımlara tabi tutulmaktadır. Almanca?da, eril olanlar ?der?, nötr olanlar ?das?, dişil olanlar ?die? takısı ile kullanılmaktadır. Rusça ve İspanyolca gibi dillerde farklı cinsiyet anlatımlarına göre kelimeler farklı takılar almakta, farklı şekilde çekimlenmektedir. Yine İngilizce?de ?o? zamiri, cinsiyete göre ?he, she veya it? şeklini almaktadır.

Bugün Türk Dili içerisinde eril ve dişil kelimeler yer almakta ise de bu kelimeler, toplumsal etkileşimin bir sonucu olarak dile girmiş kelimlerdir. Sözgelimi müdür-müdire, muallim-muallime gibi kelimeler Arapçadan; prens-prenses, dansör-dansöz gibi kelimeler batı dillerinden Türkçeye girmiştir. Öz Türkçe olan Tanrı kelimesinin dişili olarak kullanılan Tanrıça kelimesi ise Slav dillerinde yer alan ?-içe? ekinin kullanılması ile oluşmuştur (kral-kraliçe gibi). Eski Türkçe?de bu şekilde bir kelime ayrımı bulunmadığı gibi, bugün Türkçe?de bir cinsiyet ayrımı bulunmadığı hususu, dilbilimcilerin temel kabulündedir.

 

Türk Dilinde eril-dişil kelime ayrımı olmaması, esasında kültürel temellerimizde böyle bir eşitsizliğin bulunmadığının delilidir. Yukarıda da açıklandığı üzere diller, toplumların yaşam ve yaşayışlarının gereği olarak şekillenir. Türkçe, böyle bir ayrımı yapma gereği duymamış, duruma tabii yaklaşmış, toplumsal yaşamda kadın ve erkeğin eşit olması sebebiyle dil de kendisini bu şekilde şekillendirmiştir.

 

Bugün, ülke gündemimizde kadın-erkek eşitsizliğinin bulunmasının sebebi, farklı kültürlerle olan karşılaşmalardan etkilenmemizden kaynaklanmaktadır. Özellikle İslamiyetin kabulü sonrasında Arap kültürü ile olan etkileşim, toplumsal yaşamda kadın ve erkek arasında ayrımın oluşmasına sebebiyet vermiştir. Arap kültüründen çok fazla etkilenmeyen Türkmen-Yörük geleneğinde yine kadın ve erkek arasında keskin bir ayrım bulunmamaktadır.

 

Kadın ve erkek arasındaki eşitliğin kadimde olduğu gibi yeniden sağlanması bakımından eski Türk geleneğinin araştırılması ve topluma yeniden yansıtılması için çalışmalar yapılması, normatif düzenleme yapmaktan çok daha etkili olacaktır.

 


[1] Namık Kemal Zeybek, Türk?ün İnancı, Doğan Kitap, 2017, s.32.