TUTUKLAMA UYGULAMALARI

TUTUKLAMA UYGULAMALARI

Prof. Dr. Ersan Şen
Av. Bilgehan Özdemir

TUTUKLAMA UYGULAMALARINA BİR BAKIŞ:
TUTUKLAMADA GEREKÇESİZLİK SORUNU

1. Genel olarak

Türk Ceza Yargılaması Hukuku'nun klasik ve kronikleşen sorunu, işlendiği iddia olunan suçlarla ilgili kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular bulunduğundan bahisle, adaletten kaçma veya delil karartma şüphesinin kuvvetli olduğunu gösteren tespit ve adli kontrol tedbirinin yetersiz kaldığı durumlarda başvurulması mümkün olabilen, ancak somut fiili sebeplerden ziyade, soyut hukuki sebepler ile basmakalıp sözlerin dayanak gösterildiği tutuklama tedbiridir. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) m.100 ve 101'e göre, maddi hakikate ulaşmak, failin adaletten uzaklaşmasını veya adaleti yanıltmasını önlemek amacıyla tutuklama tedbiri uygulanabilir. Ancak bu tedbirin uygulanması, alt alta birçok şüpheli veya sanık ismini yazıp, "haklarında kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların bulunması, kaçma şüphesini uyandıran somut olguların varlığı, atılı suçların vasıf ve mahiyeti ile cezalarının süresi, atılı suçlar ile tutuklu kalınan süre arasındaki orantı, makul sürenin henüz aşılmamış olması, delillerin tam olarak henüz toplanamaması, tutuklama sebeplerinin devam etmesi ve adli kontrol kararının yetersiz kalma ihtimali sebepleriyle tutukluluk hallerinin devamına"gibi esas itibariyle kişi hürriyeti ve güvenliğini sınırlamaya yönelik somut gerekçe olma niteliğini haiz olmayan, yalnızca bazı kalıplaşmış ifadeler kullanılarak devam etmektedir.

Ülkemizde devam eden uzun süreli yargılama temel sorunundan kaynaklandığını düşündüğümüz sık, uzun süreli ve somut gerekçeden yoksun uygulanan tutuklama tedbirine maalesef çözüm bulunamamaktadır. Anayasa m.19, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.5, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) m.100, 101, 109 ve en son 05.07.2012 tarihinde büyük beklentilerle yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun da dahil olmak üzere, tutuklama tedbirinin uzun süreli ve somut gerekçeden yoksun uygulamalarına çare olamamıştır.
Bu konuda kimisi Türk yargısının kronikleşmiş "uzun yargılama" sorununu, kimisi suç ve ceza siyasetinde devam eden bozuklukların bir yansıması olarak tutuklamanın ceza yerini aldığını, kimisi de "ihsas-ı rey", yani "önceden görüş bildirme" endişesi sebebiyle tutuklamada somut gerekçe göstermekten imtina edildiğini, hukuk kültürümüzdeki bozukluk düzelmedikçe ve tutuklama tedbirine karar veren veya bu tedbiri kaldıran ayrı uzman yargıçlık sistemi olmadıkça, bu tür sorunların yaşanmaya devam edeceğini söylemektedir.
Kendisine göre haklı olduğu düşünülen bu gerekçelere rağmen ortada net bir doğru durmaktadır; o da, bir tedbir olan tutuklamanın ancak, masumiyet/suçsuzluk karinesine sahip olmakla birlikte, kuvvetli suç şüphesini gösteren olgular altında bulunduğu söylenen şüpheli veya sanığın, adaletten kaçma veya delil karartma ihtimalini gösteren somut şüphelerinin varlığı halinde, kişi hürriyetinin geçici olarak sınırlandırılmak suretiyle yargılama için muhtemel olumsuzlukların önüne geçilebilmesi, maddi gerçeğe ve adalete ulaşılabilmesini sağlamak amacıyla uygulanabileceğidir. Bunun dışında hiçbir gerekçe, örneğin CMK m.100/3'de gösterilen suçlardan birisinin işlendiği (katalog suçlar) iddiası veya iddiaya konu suçla ilgili uygulanma ihtimali bulunan cezanın alt ve üst sınırlarının ağırlığı, birer önyargı göstergesi şeklini alıp, tutuklama tedbirinin tatbikine, devamına, uzatılmasına gerekçe yapılamaz.
Bir tedbir olarak tutuklamanın amacı ve fonksiyonu dışında kullanıldığını söylerken, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun kişi hürriyeti lehine hükümlerine yer verdiğimiz halde, tutuklamanın gereğinden fazla uygulanmasına dayanak olabilecek hatalı veya yanlış uygulamaya müsait hükümlerinin de bulunduğunu ve maalesef uygulamada bu soyut hükümlerin dayanak gösterilmek suretiyle tutuklamaya, tutukluluğun devamına ya da uzatılmasına karar verildiğini görmekteyiz. Aşağıda kısaca yer vereceğimiz bu hükümlerin, tutuklama tedbirinin amaç ve fonksiyonlarına uygun ve soyut gerekçe gösterilmeye dayanak olmaktan uzak şekilde gözden geçirilip değiştirilmesi gerektiğini ifade etmek isteriz. Bunun sebebi, elbette masumiyet/suçsuzluk karinesine ve kişi hürriyetinin korunmasının esas, kısıtlanmasının istisna olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır.
5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı ve toplumda adı "Üçüncü Yargı Paketi" olarak bilinen Kanunun 96, 97 ve 98. maddeleri ile değiştirilen CMK m.100, 101 ve 109. maddelerinden hareketle tutuklama tedbirindeki sorunların çözüleceği, bu tedbirin sık ve uzun süreli tatbikinin önüne geçileceği iddia edilmiş idi. Ancak bu iddia, Kanunun yürürlüğe girmesi ile birlikte kısa sürede hayal kırıklığına dönüştü. Bu konuda devam eden sorunda gözle görülür bir düzelmenin olmadığı, bir tedbir olan tutuklamanın, mahkemelerce ceza yerine veya cezaya alternatif olarak uygulandığı görülmektedir.

6352 sayılı Kanun olmasa bile, Anayasa m.141/3, CMK m.34, 100, 101 ve 109. maddeler uyarınca her bir şüpheli veya sanık yönünden somut hukuki gerekçelerin altını dolduran fiili gerekçelerin tutuklama, tutuklamanın devamı ve adli kontrol tedbirine ilişkin kararlarda gösterilmesi zorunludur. Ancak mahkemeler uygulamasında, Anayasanın amir hükmü dahi dikkate alınmaksızın, yukarıda örneği verilen şekilde, hatalı, kişi onurunu zedeleyen, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının özünü zedeleyen gerekçeden yoksun kararlarla, tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin tatbiki devam etmektedir. Türk Yargısı'nın bir an evvel bu hatalı uygulamadan kurtulması zorunludur. Aksi halde, geciken adalet, bir tedbir olan tutuklamanın cezaya dönüşen uygulamaları, şüpheli ve sanık sayısının çok olduğu yargılamaların "dürüst yargılanma hakkı" esasının öngördüğü şekilde yapılamaması, "hukuk devleti" ilkesi ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi uygulaması karşısında Ülkemizi sıkıntıya sokmaya devam edecek, bu konuda Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yolu da çözüm getirmeyecektir. Sorun bu şekilde devam ettiği takdirde, tutuklama, tutukluluğun devamı ve uzatılmasına dair kararları verenlerin sorumluluğu yoluna gidilmesine dair yasal düzenlemeler gündeme gelebilecektir. Ümit ederiz ki, bu tür düzenlemelere ihtiyaç kalmadan tutuklama tedbiri ile ilgili yaşanan sorun çözüme kavuşur ve bu konuda Türk Hukuk Kültürü'nün yaşadığı sorun geride kalır.

Tutuklama, tutukluğun devamı ve adli kontrole ilişkin kararlarda, her bir şüpheli veya sanıkla ilgili olarak somut gerekçe gösterilmesi, bu tedbirlerin yargılamanın esası ile ilgili olmaması sebebiyle ihsas-ı rey, yani hakim veya mahkemenin önceden görüş bildirmesi niteliğinde değildir. Bu nedenle, hakim veya mahkemenin somut gerekçe göstermekten kaçınmaması gerekir. Gerek CMK m.100, 101 ve 109 ve gerekse Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 27.10.2010 tarih, 2010/4-553 E. ve 2010/537 K. sayılı kararına göre, hakim veya mahkemenin tutuklama kararında gerekçe göstermesi ihsas-ı rey sayılmayacağı gibi, aksine kişi hürriyeti ve güvenliğinin korunması yönünden bir zorunluluktur.

Bu tedbirlerde asıl sorun, uzun yargılamalar ve tutuklamanın ceza gibi tatbiki olarak yerleşen hukuk kültürü bozukluğundan kaynaklanmaktadır. Tutuklama tedbirinde yaşanan sorunun ise, bunun kaçınılmaz sonucu olduğunu söylemek isteriz. 
Aşağıda, mahkemeler tarafından verilen gerekçelerin hata ve eksikliklerine ilişkin açıklamalara yer verilmiştir.

Suçun mahiyeti ve yasada gösterilen olası cezasının sınırı, CMK m.100/3 ve muhtemel cezalandırma halinde verilecek cezanın tutuklama tedbirine dayanak alınması

Tutuklama tedbiri her durumda ve uzun süreli uygulanabilen tedbir değildir. Çünkü bu tedbir, kişi hürriyeti ve güvenliğini sınırlamaktadır. Şüpheli ve sanığın tutuklanmasına; sıradan bir tedbir, ceza niteliğinde, masumiyet/suçsuzluk karinesi sürerken, şüpheli veya sanığı "suçlu" görerek, kişi hürriyetinin kısıtlanması ileride cezadan mahsup edilecek zihniyet ve önyargısı ile bakılamaz.  Tutuklama, soruşturma ve kovuşturmanın esasından ayrıdır. Çünkü tutuklama, şüpheli veya sanığın adaletten kaçma veya delil karartmaya dair somut kuvvetli şüphelerin olduğu hallerde uygulanabilen geçici bir ceza yargılaması tedbiridir.

Şüpheli veya sanığın tutuklanmasına karar verilmesi ile başlayan bu koruma tedbiri, soruşturma aşamasında savcı veya hakim, kovuşturma aşamasında da mahkemece kaldırılıncaya kadar yürürlüğünü korur. Hakim tarafından soruşturma aşamasında verilen tutuklama veya adli kontrol kararı, kovuşturma aşamasında da kaldırılmadığı sürece geçerli olup, yeni bir kararla kaldırılıncaya kadar yerel mahkeme ve Yargıtay aşamalarında devam eder. Bu devamlılığın sınırını, CMK m.102'de gösterilen azami tutukluluk süreleri oluşturur. Soruşturma aşamasından kovuşturma aşamasına geçilmekle, soruşturma aşamasında verilen tutuklama ve sair tedbirler kendiliğinden yürürlüğünü yitirmez.

Tutuklama tedbirinin uygulanmasında, somut olayın tüm şartları değerlendirilmeli ve tutuklama tedbiri tüm şartların bulunması halinde son çare olarak uygulanmalıdır. CMK m.100/1'de ". şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir." denilerek, somut olayda tutuklama şartları olsa dahi hakim veya mahkemece bu tedbirin uygulanmasının zorunlu olmadığı vurgulanmıştır.

CMK m.100/3'de yer alan bu katalogun otomatik olarak tutuklama kararı verileceği şeklinde anlaşılması ve özellikle isnad edilen suçun cezasının tutuklama kararına dayanak olarak gösterilmesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin müstakar içtihatlarına aykırılık teşkil etmektedir. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi 30.03.2006 tarihli Pekov - Bulgaristan kararında, ". mercilerin 'ciddi kasıtlı suçlar' sözkonusu olduğunda, duruşma öncesi dönemde tutuklama kararlarının her zaman zorunlu olduğu yönünde bir karine oluşturacak şekilde hukuki uygulama geliştirilmesinin ." sözleşmeyi ihlal edeceği sonucuna varmıştır. Yine Mahkeme 27.06.1968 tarihli Wemhoff - Almanya kararında, mahkumiyet halinde verilmesi muhtemel cezanın kaçma tehlikesine dayanak teşkil etmeyeceğini vurgulamıştır.

CMK m.100/3'e göre, Kanunda yazılı bazı suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde tutuklama nedeni varsayılabilir. Şüphelinin CMK m.100/3'de yazılı suçlardan herhangi birisini işlediğine dair kuvvetli şüphe olsa bile, hükümde yazılı olan "varsayılabilir" ibaresinden hareketle tutuklama kararı veya tutukluluğun devamına karar vermek hukuka aykırıdır. Sadece şüphe tutukluluk için yeterli görülemez. Soruşturmanın, kovuşturmanın ve tutuklama tedbirinin temelinde "şüphe" zaten olmak zorundadır. Tutuklama tedbirine başvurulmasında, şüpheli ve sanığın somut olarak adaletten kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin ciddi biçimde bulunup bulunmadığı incelenmelidir. CMK m.100/3 hükmü ile sanığın muhtemel mahkumiyet halinde alabileceği ceza tutuklama tedbirine dayanak gösterilmesi kabul edilemez.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'ne göre, kişinin suç işlediğinde şüphe duyulması ve bu kuşkunun sürmesi tutukluluğun devamı için olmazsa olmaz koşuldur. Ancak bir süre geçtikten sonra, tutukluluğu inceleyecek olan hakim veya mahkemenin, diğer şartların özgürlükten kısıtlanma durumunu doğrulayıp doğrulamadığını incelemesi ve bazı ek nedenler araması gerekir.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi 10.11.1969 tarihli Stögmüller - Avusturya kararına göre, ". Sözleşmenin 5/1-c maddesinde gözaltına almak için aranan suç işlediğinden makul kuşku duyma şartı, bir kimsenin tutukluluğunun geçerliliği için olmazsa olmaz koşuldur. . Sözleşmenin 5/3. maddesine göre, tutukluluğu devam ettirebilmek için makul kuşkunun sürmesi, belirli bir süre geçtikten sonra yeterli değildir". Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının "suç işlendiği yönünde makul şüphe bulunması" sebebiyle kısıtlanmasında tutukluluğun devam etmesini gerektiren şartlar somut olaya göre değerlendirilmelidir. İlk aşamada tutukluluğun devamını haklı kılan sebepler, tutuklama süresi uzadıkça artık yeterli olmayacaktır. Bu sebeple, tutukluluk incelemeleri önyargısız şekilde ve dikkatle yapılmalıdır. Kişinin suç işlediği yönünde makul şüphe bulunsa da, tutuklama tedbirinin uygulanması ölçülü değilse derhal tutukluluğa son verilmelidir.

CMK m.100/1'in ikinci cümlesine göre,"İşin önemi, verilmesi beklenen ceza ve güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez". Bu hükmün ters anlamından anlaşılmaktadır ki, işin önemi, iddiaya konu suçun karşılığında gösterilen ceza ve güvenlik tedbirinin ağırlığı fazla olup da, tutuklama tedbiri ile bu tedbirin uygulanma süresi arasında ölçülülük bulunmakta ise, tutuklamaya karar verilebilecektir. Elbette bu kararı verecek hakim veya mahkeme, somut olayın özelliklerini inceleyecek, şüpheli veya sanığın suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular ile CMK m.100'ün ikinci fıkrasında sayılan tutuklama nedenlerinden birisinin varlığını somut olarak tespit ettikten sonra, isnada konu suç için gösterilen ceza ve güvenlik tedbirinin ağırlığı ile uygulamayı veya devamını düşündüğü tutuklama tedbiri arasında paralellik olup olmadığına karar verecektir. CMK m.100/1'in ikinci cümlesi, ancak kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular ile aynı maddenin ikinci fıkrasında sayılan tutuklama nedenlerinden birisinin somut olarak tespitinden sonra uygulanabilmesi mümkün olan bir hükmü içermektedir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olması halinde tutuklama kararı verilebilmesi, tutuklama nedenlerinin somut olarak gerçekleştiğine dair tespitin gözardı edilmek suretiyle uygulanması mümkün olan bir yöntem değildir. Tutuklama kararının; basmakalıp sözlerle, yani CMK m.100'de sayılan sebeplerin soyut olarak sıralanması ve "sanıklar hakkında isnat edilen suçların Yasada öngörülen hapis cezasının alt ve üst sınırları 'ölçülülük' ilkesi kapsamında değerlendirildiğinde" gerekçesi kullanılmak suretiyle verilmesi doğru değildir. 
Tüm çalışmalarımızda, ihsas-ı rey baskısını hissetmeden bir tedbir olan tutuklamanın, esas itibariyle maddi hakikate ulaşmak amacıyla yapılan yargılamanın özünden farklı olduğunu, bu nedenle de tutuklama kararlarında somut fiili gerekçelerin gösterilmesi gerektiğini, hatta yargıcı zor durumda bırakan "kuvvetli suç şüphesi" yerine, "yeterli suç şüphesi" ibaresinin tercih edilmesini, CMK m.100/1'de bu yönde değişikliğe gidilmesini, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi madde 5'in ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarının da bu yönde olduğu, bu değişikliğin tutuklama tedbirinin sayı ve süresinde artışa yol açmayıp, aksine yargıç üzerinden davanın esası hakkında görüş bildirme baskısını azaltacağını savunduğumuzu belirtmek isteriz.
Bu açıklamalar ışığında, keyfi uygulamaya elverişli, hakim veya mahkemeyi önyargılı olmaya iten ve kararda yer aldığında, karara muhatap olan şüpheli veya sanığın dürüst yargılanma hakkına yönelik güvenini sarsan, yargıcın tarafsızlığında şüpheye düşülmesine sebep olabilecek CMK m.100/1'in ikinci cümlesinin kaldırılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Aynı eleştirimiz, CMK m.100/3'de sayılan tutuklama nedenlerinin varsayılabilirliği ve bu hükümde gösterilen katalog suçlar için de geçerlidir. Bu hükme göre, "Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni varsayılabilir: .". Yazımızda, bu katalog suçların neler olduğu, hangi suçların katalogdan çıkarılması veya kataloga eklenmesinin gerektiği noktasında açıklama ve öneride bulunacak değiliz. Teoride, tutuklama tedbirinin daha az tatbik edilmesini sağlamak amacıyla kabul edilen bu hüküm, maalesef uygulamada tersi yol izlenmek suretiyle tutuklamanın sayı ve süresinin artmasına yol açmıştır. Bu hüküm gerekçe gösterilip, CMK m.100/2'de sayılan tutuklama nedenlerinin varlığına ilişkin somut fiili gerekçe sunulmaksızın tutuklama kararları verildiğini ifade etmek isteriz. Kanun koyucunun hükümde kullandığı "varsayılabilir" ibaresi, isnada konu suçun CMK m.100/3'de sayılan suçlardan olması halinde, kararda ayrıca tutuklama nedenlerinden en az birisinin varlığının somut fiili gerekçelerle gösterilmesine yer olmadığı biçiminde anlaşılıp uygulanmaktadır. Esasında madde metni, tedbir amaçlı olsa da kişi hürriyetini sınırlayan tutuklama ile ilgili bu tür bir gerekçesizliği önermemektedir. Aksine 101. maddenin değişik 2. fıkrası, tutuklama ile ilgili kararlarda her durumda somut gerekçe gösterilmesini emretmektedir. Bu nedenle, tutuklama kararlarında yer alan "sanıklar hakkında isnat edilen suçların CMK m.100/3'de sayılan suçlardan olması" gerekçesinin kabul edilebilir bir yanı yoktur. Bu soyut gerekçe ile tutuklama kararı verilmesi, CMK m.100'ün amacına ve 101/1-2'nin lafzına açıkça aykırıdır. Sonuç olarak, ya CMK m.100/3'de tutuklama tedbirinin amaç ve fonksiyonuna uygun şekilde tatbikini sağlayacak değişikliğe gidilmeli ya da bu hüküm tümü ile kaldırılmalıdır.

Tutuklama ile ilgili karar gerekçesinde dosyada yer alan delillerin isimlerinin sayılması, mevcut olan bu delillerin şüpheli veya sanıklar hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular olarak kabul edilmesi, bu olguların tutukluluk değerlendirmesi açısından halen devam ediyor olmasının tutuklama tedbirine dayanak alınması

Arama, yakalama ve elkoyma tutanakları, hazırlık beyanları ve diğer belgeler, iletişimin tespiti tutanakları bir bütün olarak değerlendirildiğinde, mevcut olan bu delillerin şüpheli veya sanıklar hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular olarak kabul edilmesi, bu olguların tutukluluk değerlendirmesi açısından halen devam ediyor olması gerekçesi tutukluluğun devamı kararı için yeterli olmayacaktır. Tutukluluğun devamı kararında, dosyada yer alan bir kısım deliller ve hukuka aykırı belgelerin sayılması, bu belgelerin "suç şüphesini gösteren olgu" olarak nitelendirilmesi hatalı bir uygulamadır. Bu belgeler, dosyada mevcut olan ve dosya içerisinden çıkarılması halinde mahkeme kalemlerinin sorumluluğunu gündeme getirecek belgelerdir. Bu belgelerin dosyadan çıkarılması mümkün değildir. Hal bu iken, "olguların halen devam ettiği" biçimindeki soyut gerekçeden bahsetmek isabetli olmayacaktır. Bu belgeler, "kuvvetli suç şüphesini gösteren olgu" olarak kabul edilemez. Bu tür belgeler, olgu değil sadece durum tespiti yapan belgeler olup, suç işlediğine dair kuvvetli şüpheye veya tutukluluğun devamına gerekçe olarak gösterilen "adaletten kaçma şüphesi" için de dayanak olamaz.

Ayrıca, kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların bulunması tutuklama kararının devamına tek başına dayanak alınamaz. Bu olgu dışında, CMK m.100'e göre somut olayda şüpheli veya sanığın kaçacağının veya delillere müdahale edeceğinin ortaya konulması gerekir.

Belirtmeliyiz ki, CMK m.100, özellikle 101 ve 102/3'e göre, tutuklamaya, tutukluluğun devamına veya uzatılmasına dair kararlarda, hukuki gerekçeleri karşılayan, yani tipe uyan somut fiili gerekçelere yer verilmesi gerektiği halde, tutuklamaya son vermek anlamına gelen tahliye/salıverme yönünden somut gerekçe gösterilmesi zorunluluğu aranmamıştır (CMK m.101/2). Kanun koyucu, tutukluluğun reddi, tahliye veya tutukluluğun uzatılmaması kararları için bu gerekçe zorunluluğunu aramadığı gibi, kişi hürriyetini tümü ile kısıtlayan tutuklama yerine adli kontrol tedbirinin tatbikinin de önünü açmıştır. Savcının tutuklama ile ilgili taleplerinin reddi kararlarının da, yargıç tarafından verilen her kararın gerekçeli olması zorunluluğundan dolayı somut gerekçeli olması gerektiğini savunmakla birlikte, kanun koyucunun kişi özgürlüğünün önünü açan hakim veya mahkeme kararlarında bir duruş sergilemek adına CMK m.101/2'de bu tür bir yasalaştırma yoluna başvurduğu düşünülebilir.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi içtihatlarına göre makul süreyi aşan bir durum bulunmadığının tutuklama tedbirine dayanak olarak gösterilmesi

Kişi hakkında verilen tutuklama kararı hangi gerekçe ve sebeple devam ediyor olursa olsun, tutuklama bir tedbir olması sebebiyle uzun süre uygulanamaz. Belirli bir sürenin geçmesi ve uygulanmasının gereksiz olması durumunda tedbire son verilmesi ve kişinin salıverilmesi gerekir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nde kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına makul şüphe sebebiyle getirilen kısıtlamada, tutmanın makul süre uygulanması gerektiği düzenlenmiştir. Başka bir ifadeyle, Sözleşme tutuklamayı "makul süre" ile sınırlamıştır. Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin 9. maddesinin üçüncü fıkrasında da belirtildiği üzere, yargılanan bir kimsenin tutuklanması genel bir kural olamaz.

Tutukluluk süresinin makullüğü somut olayın şartlarına göre değerlendirilmelidir. Tutukluluğun devamı gerekçeleri, şüpheli/sanığın kaçma riski ve adaletin işleyişine müdahale riskidir. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin birçok kararında vurguladığı üzere, kişinin suç işlediği yönünde makul şüphe bulunması tutuklama kararı verilmesi için mutlak surette gereklidir. Ancak belirli süre sonra makul şüphe tutukluluğun devamı için yeterli kabul edilemez. İşte bu durumda kişinin kaçma, adaletin işleyişine müdahale etme ve tekrar suç işleme riski ile kamu düzeninin korunması ihtiyacı tutukluluğun devamı için gereklidir. Bu neden ve gerekçeler incelenmeksizin tutukluluğun devamına karar vermek, keyfi uygulamalara yol açacak ve Sözleşmenin 5. maddesinde düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını ihlal edecektir. Her olayda şüpheli veya sanığın tutukluluğun devamının makul olup olmadığı, o olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Bu hususta dikkate alınabilecek faktörler çok çeşitlidir. Bu sebeple, belirli bir tutmanın makul olup olmadığının değerlendirilmesinde geniş görüş farklılıklarının bulunması da mümkündür.

Sanık, kesin mahkumiyet hükmüne kadar suçsuz sayılacağından, tutuklulukta makul süre emreden madde hükmünün amacı, tutuklu olarak geçen sürenin makul niteliğini kaybeder kaybetmez sanığın serbest bırakılmasını sağlamaktır.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin yerleşmiş içtihadına göre, ulusal adli merciler somut olayda tutukluluk halinin makul süreyi aşıp aşmadığına karar verirken, suçsuzluk karinesini de gözönünde tutarak, kişinin özgürlüğüne saygı ilkesine istisna getirmeyi meşru kılan bir kamu yararının varlığını kabul veya redde gerekçe teşkil edecek tüm koşulları araştırıp inceleyecekler ve ilgilinin salıverilme istemine ilişkin olarak verdikleri red kararında, reddin gerekçesini açıkça belirteceklerdir.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin 27.06.1968 tarihli Neumeister - Avusturya kararına göre; "Mahkeme önce Sözleşmenin 5/3. fıkrasının ikinci hükmünü yorumlamıştır. Mahkemeye göre bu hükümdeki aksine ifade tarzına rağmen, yargılaması süren sanığın salıverilmesi ile yargılamanın makul bir sürede bitirilmesi arasında Devletin bir tercih yapması mümkün değildir. Tutuklulukta geçirilen sürenin makullüğü değerlendirilirken sanığın mahkum oluncaya kadar masum sayılması ilkesi dikkate alınır; üçüncü fıkradaki hükmün amacı, bir kimsenin tutukluluğunun makullüğü ortadan kalktığı zaman kendisinin salıverilmesidir; ulusal makamlar tutukluluğun makul sınırları aşıp aşmadığına karar verirken, tutukluluk için kamu yararının gerçekten bulunup bulunmadığı konusunda lehte ve aleyhte bütün şartları dikkate almak zorundadırlar. Mahkeme, tutukluluğun Sözleşmeyi ihlal edip etmediğine karar verirken, salıverilme talepleri üzerine yargısal makamların verdikleri kararlardaki gerekçelere ve tutukluluğa karşı yapılan itirazda gösterilen maddi olaylara dayanır".

"Makul süre" uygulaması, temel hak ve özgürlükleri korumak amacıyla getirilmiştir. Bu gerekçe, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını kısıtlamak için kullanılamaz.

Sanıkların serbest kalması halinde kaçma şüphesinin, atılı suçun nitelik ve ağırlığına göre karine olarak kabul edilmesinde zorunluluk bulunmasının tutuklama tedbirine dayanak olarak alınması

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin 27.06.1968 tarihli Wemhoff - Almanya kararında, mahkumiyet halinde verilmesi muhtemel cezanın kaçma tehlikesine dayanak teşkil etmeyeceğini vurgulamıştır.

Tutuklama tedbirinin uygulanmasında dikkate alınması gereken temel ilke ölçülülüktür. CMK m.100/1'in ilk cümlesinde; "İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde tutuklama kararı verilemez." şeklindeki ifadeyle, tutuklama tedbirinin ölçülü uygulanması ilkesi vurgulanmıştır. Ölçülülük, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran koruma tedbirlerinden hafiften ağıra doğru giden sıralama içinde uygulama yapılması gerektiren bir ilkedir. Bu ilkeye göre, hakim veya mahkeme tarafından, tutuklama tedbirine karar verilmesi öncesinde orantılık (ölçülülük) ilkesinin gereği olarak, amaca yeterli diğer tedbirlerin varlığını gözönüne alınmak zorundadır. Hakim veya mahkeme, somut olayda tutuklama tedbirinin yasal şartları gerçekleşmiş olsa dahi, bireyin bu kısıtlamadan en az zarar görmesini amaçlamalı ve bu doğrultuda ilk olarak diğer tedbirlerin tutuklama tedbirinin yerine geçip geçmeyeceğini değerlendirmelidir.

Tutuklama tedbirine, ancak somut olayda fiili sebeplerin şüpheli veya sanığın suç işlediğine dair kuvvetli şüpheyi gösteren olguların varlığını ortaya koyması ve bunun yanında şüpheli veya sanığın adaletten kaçması veya adaletten kaçması yönünde kuvvetli şüphenin tespit edilmesi halinde başvurulabilir. Tutuklama ikincil tedbir niteliğinde olup, öncelikle adli kontrol tedbirinin dikkate alınması, bir an için tutuklama tedbirine başvurulması gerekli olsa bile bu tedbirin tatbikinin kısa tutulmasına ve yerine adli kontrol tedbirinin tercih edilmesi gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti uzun süreli yargılama, gerekçesiz, uzun süreli tutukluluk olarak yaşanmaya devam eden ve maalesef bir hukuk kültürü bozukluğu ile toplumda benimsenen bu sorunları çözmek zorundadır. Bu da ancak iyi ve istikrar kazanmış suç ve ceza siyaseti, yani Ceza Hukuku, Ceza Yargılaması Hukuku ve İnfaz Hukuku enstrümanlarının amaç ve fonksiyonlarına uygun kullanılması vasıtasıyla sağlanabilir. Aksi halde, kısa vadeli, geçici, sürekli değişen ve bir türlü istikrar elde edemeyen kanun ve müesseselerle olumlu sayılabilecek bir adım yol alamayacağımız gibi, "hukuk devleti" ilkesi ve "hukuk güvenliği hakkı" konularında da iyileşme yaşayamayız.

Bu tespitlerimizi, suç ve suçlunun savunulması gibi görüp basit, konun amacından uzak, otoriter ve polis devleti yaklaşımları ile eleştirmeye kalkışmak, ortaya koyduğum düşüncenin ana dayanağı ve felsefesi olan "hak ve adalet" ile "hukuk devleti" ilkesini gözardı etmek ve kolaycılığa kaçmak olarak değerlendirdiğimizi peşinen söylemek isteriz. Türk Hukuku için bu derece önemli bir konunun, müessesenin amaç ve fonksiyonundan saptırılmak suretiyle tartışılması isabetli olmayacaktır. Hukuk vasıtalarının amaç ve fonksiyonları çerçevesinde kullanılması ile ortak akıl ürünü olan doğrulara ulaşılabilmesi, adaletin sağlanması ve toplum düzeninin korunması mümkündür. Bunun dışında, kağıt üzerinde şekle uygun, fakat özde hukuk müessesesinin amaç ve fonksiyonuna ters düşen ve sırf hedeflenen sonuca ulaşılabilmesi amacı ile tahkik sistemine uygun, fakat itham sistemine ters düşen, hukuku amaç değil, araç olarak gören yöntemler kabul edilemez. Bu durum, öncelikle hukukçunun vicdanını rahatsız etmelidir. İstikrarlı, hukukun evrensel ilke ve esaslarına uygun işleyen ideal ceza yargılama sistemine ulaşılmada, Türk Hukukçularına her zamankinden daha fazla sorumluluk düştüğünü belirtmek isteriz.

Makale, İstanbul Barosu Dergisi Ocak Şubat 2013 sayısında yayımlanmıştır.

                      İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin 26.01.1993 tarihli W. - İsviçre kararına göre, "Yakalan kişinin suç işlediğine yönelik ciddi şüphelerin sürekliliği, devam eden tutukluluk halinin meşruluğu için olmazsa olmaz şarttır, ancak belli bir süre geçtikten sonra Mahkemenin, yasal otoritelerce sağlanan diğer zeminlerin, özgürlükten kısıtlanma durumunu doğrulayıp doğrulamadığına bakmaksızın hükümde bulunması elzemdir. Sözkonusu zeminlerin 'ilgili' ve 'yeterli' olması durumunda Mahkeme, yetkin ulusal otoritelerin adli kovuşturmayı ihtimamla ve büyük bir özveri ile yürütüp yürütmediğini araştıracaktır".